Soru bu, Kayseri’den ne alınır? Sucuk, pastırma, mantı dışında ne alınır?
İnsanlara sunabileceğimiz başka nelerimiz var? İlimize gelen
misafirler, turistler Kayseri’yi hatırlatacak hediyelik eşya almak
istiyorlar fakat ilimize has bu tür ürün bulmakta zorluk çekiyorlar.
Aynı durumu Kayseri’den başka bir ile giderken bizler de yaşamıyor
muyuz? Acaba başka bir yere Kayseri’yi hatırlatan kalıcı bir hediyelik
ne götürebiliriz? Aslında sunulabilecek, hediyelik eşya
olabilecek birçok değerimiz var ama bunları sunmuyoruz, sunamıyoruz…
Kayseri gibi bir büyükşehir için utanılması gereken bir
durum. Yeraltı Çarşısını vb. hediyelik eşya satılan yerleri gezdim,
araştırdım. Girdiğim işyerlerine sordum: “Kayseri’yi hatırlatacak,
vitrine konulabilecek, duvara asılabilecek tarzda hediyelik eşya var
mı?” Cevap:”Yok.” Yine sordum:” Nereden alabiliriz?” Cevap:”Öyle bir yer
yok” Sadece bir işyerinde Saat Kulesi ve Döner Kümbet resmi bulabildim.
İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Danışma bürosuna gittim. Aynı soruları
onlara sordum,cevap yine “Bizde öyle bir malzeme yok, böyle bir eşya
satılan bir yer de yok.” Valilik, İl Kültür Müdürlüğü, Halk Eğitim
Merkezi, KAYMEK, Belediyeler, kız meslek liseleri ve sivil kuruluşların
bu yönde yapılabilecekleri çalışmalar olmalıdır ve somut adımlar
atılmalıdır. Yapılabilecek bazı çalışmalar: Erciyes maketleri,
halıları, tabloları Gesi Güvercinlikleri (Kuş Evleri) maketleri Işıl
lalesi (Palas yöresine has, endemik Likya lalesi) Kapuzbaşı maketleri
Kuş Cenneti, Tuzla Gölü tasvirleri Medrese, çeşme ,cami, kümbet
maketleri (Saat Kulesi, Melikgazi Türbesi, Döner Kümbet…) Mimar Sinan,
Dadaloğlu, İncili Çavuş heykelcikleri Soğanlı Bez Bebekleri “ Kayseri
Hatırası ” yazılı ürünler. Küçük boyutlu hediyelik kilim ve halılar
(Yahyalı, Sarız, Bünyan yöresinin) ve benzerleri
Yapılabilecek bazı çalışmalar:
Erciyes maketleri, halıları, tabloları Gesi Güvercinlikleri (Kuş
Evleri) maketleri Işıl lalesi (Palas yöresine has, endemik Likya lalesi)
Kapuzbaşı maketleri Kuş Cenneti, Tuzla Gölü tasvirleri Medrese, çeşme
,cami, kümbet maketleri (Saat Kulesi, Melikgazi Türbesi, Döner Kümbet…)
Mimar Sinan, Dadaloğlu, İncili Çavuş heykelcikleri Soğanlı Bez Bebekleri
“ Kayseri Hatırası ” yazılı ürünler. Küçük boyutlu hediyelik kilim ve
halılar (Yahyalı, Sarız, Bünyan yöresinin) ve benzerleri.. Efkan Doğan
Kaza Namazı Çetelesi
Kaza Namazı Çetelesi, Kaza Namazları Çizelgesi
Hz.
Peygamber (SAV) şöyle buyurdu: “Biriniz uyuyakalır veya unutur da bir
namazı vaktinde kılamaz ise, hatırladığı vakit o namazı kılsın; o vakit,
kaçırdığı namazın vaktidir”
(Buhârî, “Mevâkit”, 37; Müslim, “Mesâcid”, 314-316)
Kaza namazları
çizelgesini kitaplığa, bilgisayar masasına, çalışma masasına veya
gardrobun kapak içi gibi bir yere yapıştırmakta büyük fayda vardır.
Böylece haftalık, aylık veya yıllık bazda ne kadar vakit kazaya kalmış namazınızı kıldığınızı takip edebilirsiniz.
İslami usülde takvim, kameridir ve bu takvimde yıl 355 gündür.
Vitir namazının da kazası kılınmalıdır.
Her
mükellef müslümanın, günde beş vakit namazı vakti içinde kılması kesin
farzdır ve ilahi emirlerin başında gelir. Farz namazını kılmadan vaktini
geçirmek büyük günahlardandır. Kaza edildiği zaman bu namaz borcu
ödenmiş olur, fakat geciktirme günahından dolayı ayrıca tevbe de
gerekir. Özürlü veya özürsüz olarak zamanında eda edilmeyen beş vakit
namazın farzlarını kaza etmek farz, vitir namazının kazası da vacibdir.
“Eda” namazın vaktinde kılınması, “kaza” da vakti çıktıktan sonra kılınmasıdır.
Kaza Kimler İçindir?
Şu kimselere namazların kazası gerekmez:
1- Özürlü hallerinden dolayı namaz kılamayan kadınlar.
2- İradesi dışında, aralıksız en az altı namaz vaktini dolduracak kadar şuurunu kaybedip komaya girmiş baygın kişiler.
3- Henüz mükellef yaşına girmemiş çocuklar.
İradesi dışında uyuyakalan veya namazı unutmuş olan kimse, özürlü olarak namazı geçirmiş olur ve kaza etmesi gerekir.
Kur’an’da
birçok ayette namaz emri vardır, fakat kaza namazı hakkında bir ifade
yoktur. Kılınamamış namazların kazasının gerektiği, Rasul
Aleyhisselam’ın hadis-i şerifleriyle sabittir. Buharî (597. Hadis) ve
Müslim (684. Hadis)’de şöyle buyurulur: “Her kim bir namazı unutursa
veya uykuda kaçırırsa, onu hatırladığı zaman kılıversin. Onun bundan
başka keffareti yoktur.”
Namazı
geçirmenin ağır vebalini vurgulamak için, başta Zahirî mezhebinden
İbn-i Hazm olmak üzere bazı fakihler, mazeretsiz kasten geçirilen
namazın kazasında fayda olmadığını, bunlar için ancak tevbe gerektiğini
söylemişlerdir. Ancak doğrusu, dört mezhebin ittifakıyla uyuyakalan ve
unutuveren mazeretliler için namazın kazası gerektiğine göre, kasten
kılmayanlara kazası elbette farzdır. 1
Vakti
geçirilen namazın kazasını geciktirmek, hele de geçerli mazeret dışında
geçirilenler için ayrıca günahtır ve geciktikçe günahı da artar. Fazla
gecikmeye bırakmadan, bir an önce namazları kaza edip tamamlamak
farzdır. Mazeretler ise, irade harici uyuyakalmak, unutmak, düşman ve
hırsızlık korkusu, ölüm tehlikesi gibi can ve mal emniyetinin yokluğu ve
namaza hiç imkan bulamamak gibi nadir hallerdir. Bu gibi imkansızlıklar
dışında, abdest yerine teyemmüm ve ima (ayağa kalkma, rükû, secde gibi
namaza ait gerekler yapılmaksızın, işaret ile kılınan namaz) ile de
olsa, namazları kılmadan kazaya bırakmaya izin ve mazeret yoktur.
Sünnet Yerine Kaza
Kazaya
kalmış namazların gecikmeye bırakılmadan acilen kazası farz olduğu
için, kaza borcu olanların sünnet ve nafile namazlarla meşgul olması,
Şafiî mezhebinde caiz görülmemiştir. Malikîler de kazası olanlar için
sabah namazının sünneti hariç, sünnet ve nafileye vakit ayırmayı caiz
görmezler. Hanbelîler ise, kaza namazı olanların sünnet kılmalarını caiz
görmekle birlikte, sabah sünneti hariç, sünnet yerine kaza kılmayı daha
faziletli ve öncelikli görürler.
Hanefilere
göre ise, kaza borcu olanların bir taraftan kazaları kılarken, beş
vaktin sünnetlerini de kılmaya çalışması efdaldir, daha iyidir. Hatta
kazaya namazları kalanlar, kuşluk ve teheccüd namazı gibi nafileler de
kılabilir. Ancak sünnetler dışında, diğer nafilelere fazlaca vakit
ayırıp kazaları geciktirmek doğru değildir. 2
Sünnet
yerine kaza kılmaktan maksat, sünnetleri terketmek değil, farz olan
kazaya zaman kazanmaktır. Yani gerekirse vakit namazlarının aslında
sevap olan sünnetini de bırakarak, ağır borç olan farz namazların
kazasını bir an önce tamamlamaktır. Bu konudaki mezhep görüşlerini
belirttik. Fakat hiçbir müctehid alim, sünnet yerine kaza kılmak “caiz
değil” dememiştir. Bazı iyi niyetli, fakat sağlam bir dayanağı olmayan
iddialar dışında, “tek niyetle hem kılınmamış bir namazın kazası, hem
vaktin sünneti kılınabilir” diyen bir müctehid ve temel fıkıh kaynağı da
görülmemiştir.
Hanefi
müctehidlerinden İmam Muhammed’e göre, bir niyetle kaza veya eda hem
farz hem sünnet kılmaya niyetlenen kimsenin bu namazı geçersiz olur.
Yani farz da sünnet de kılınmamış olur. Diğer Hanefi müctehidi İmam Ebu
Yusuf’a göre ise, böyle bir durumda yalnız daha kuvvetli olan farz namaz
kılınmış olur, sünnet namazı kılınmış olmaz.3 Tercih edilen hüküm de
budur.
Durum
böyle olunca, herkesi bütün sünnetler yerine kaza kılmaya zorlamanın
da, hiç terketmeden sünnet kılmaya öncelik verip, yalnızca “boş vakit
buldukça” kaza kılmayı yeterli görmenin de lüzumu yoktur. Hele kaza ve
sünnetleri bir niyetle birleştirmek gibi faydasız bir uygulamaya
girmenin hiç gereği yok.
Bir
orta yol olarak diyebiliriz ki: Aylarca ve yıllarca kazası olan
kimseler, Hanefi mezhebinde olsalar bile, bir an önce kazalarını
bitirmek için her fırsatta kaza kılmaları gerektiği gibi; ikindi ve
yatsının ilk sünneti, bir de öğlenin ilk sünneti yerine, zaman kazanmak
için bu sünnetleri bırakıp kaza kılabilirler. Böylece her gün kolayca en
azından beş vakit kaza kılınabilir.
Sünnet
ve diğer nafileleri kıldığı halde geçmiş farzları kaza etmeyenler,
şüphesiz günahkâr olurlar. Fakat kazaları daha kısa zamanda tamamlamak
için, bazı sünnet ve faziletlerden vazgeçenlerin günahı olmaz. Esasen bu
durumda, sünnet yolu da terkedilmiş sayılmaz. Bu konuda tercih hakkı,
kaza kılanlara kalmıştır.
1. Sürekli eleştirir, kimseyi beğenmez, her şeyi, herkesi
eleştirir; idarecileri, sistemi eleştirir, öğretmenleri, öğrencileri,
velileri eleştirir, hatta onlara hakaret eder.
2. Sorunlarla ilgili çözüm önerisi genelde yoktur, öneri diye sundukları ise saçmadır.
3. Kibirlidir. Kimseye değer vermez.
4. Hasettir: Meslektaşlarının başarılarını takdir etmez, onları kıskanır.
5. Dedikoducudur: Haset ettiği kişiler hakkında sürekli olumsuz
konuşur, bunları yüzüne söyleyemez, kendince onları gözden düşürmeye,
karalamaya çalışır, kamuoyu oluşturma gayretine girer. Sanki o kişiler
gözden düşünce kendinin yükseleceğini zanneder.
6. Öğrencilere doğrudan ya da dolaylı hakareti çok sever.
7. Kendisi dişe dokunur bir iş yapmaz. Etkinlik yapan, iş çıkaran öğretmeni yalakalık yapıyor diye suçlar.
8. Kendini geliştirmez. Çünkü kendince o zaten çok iyi bir öğretmendir.
9. Ona göre iyi sınıf, sessiz duran sınıftır.
10. Öğrencilerle olumlu bir bağ kuramaz.
11. Her şeyi en iyi kendisinin bildiğini düşünür.
12. Mesleğini sevdiğini söyleyebilir ama gerçekte sevmez.
13. Mülakatta torpille öğretmen olmuştur.
14. Soruları çalarak öğretmen olmuştur.
15. Öğrencilerden ve velilerden hediye almayı çok sever.
16. Öğrenci velilerinin ne iş yaptığını öğrenmek ister.
17. Sınıfta disiplini sağlamak için bağırır. Çünkü başka yöntem bilmez.
18. Öğrenci ve veliyle ego mücadelesine girer.
19. Kitap okumaz.
20. Ek-ders veya ders programı için öğretmenlere, idareye çemkirir.
32. Öğrencilerin hep zayıf yönlerini görür, onların
ihtiyaçlarını, güçlü yönlerini göremez. Veliye de çocuğun bu olumsuz
yönlerini söyler.
33. Öğrencilerin sorunlarını görmezden gelir.
34. Öğretmen masasında çok fazla oturur, ayakta ders anlatmaz, tahtayı çok az kullanır.
35. Öğrencinin ders notlarından ibaret olduğunu zanneder.
36. Öğrencileri motive etmez, edemez.
Başarılı, kendini geliştiren, öğrenciye, veliye, meslektaşlarına
değer veren öğretmenlerim saygı ve sevgilerimi kabul ediniz.
Benzer konular diğer meslekler için de açılabilir fakat benim mesleğim
öğretmenlik olduğu için bu konuyu işledim.
Ekim 2016
Efkan Doğan
Kapıcıların Acınası Durumu
Kapıcıların Acınası Durumu! Bina Görevlisi Hakkında
Bina görevlilerine (kapıcılara) insanların acıma gözüyle baktıklarını görünce şaşırıyorum. Acınası bir halleri var mı?
Şöyle bir bakalım durumlarına: Adım attıkları an işyerindeler. Yol
parası yok. Elektrik, su, yakıt (kömür, doğalgaz) parası ödemezler. Kira
ödemezler. Konut Kapıcıları Yönetmeliği Madde 13- Kapıcıya görevi
nedeniyle konut verilmesi zorunlu değildir. Günde ortalama iki-üç saat
çalışırlar. Yoğurt parası alırlar. Aslında hiçbir yönetmelikte böyle bir
husus yoktur. Ekmek dağıtımından kazandığı parayı kimse bilmez.
Fırıncılar, kapıcılara ekmeği bakkallara verdikleri fiyattan verirler.
Yani kapıcılar ekmeği bize satıyorlar, dağıtmıyorlar. Misal ekmek 50
kuruş ise kapıcı bunu 45 kuruşa alır, apartman sakinlerine 50 kuruşa
satar. Ekmek başına 5 kuruş cepte. 10-15 kuruş kârla alıp satanlar da
vardır. Ortalama bir hesap çıkaralım; apartmanda 40 daire olsa bunun 35
dairesi kapıcıdan 4 ekmek satın alsa 35×4=140 ekmek yapar. 5 kuruş
kârla 140 ekmek, 5krş x 140 = 7 TL Ayda ne yapar, 30×7= 210 TL evet
ekmekten ayda kazandığı sırf 210 lira. Görevlinize sorunuz, ekmeği kaça
alıyorsun diye. Cevap vermeyecek, lafı değiştirmeye çalışacaktır.
Bahşişleri düşünün veya bizim bilemediğimiz nerelerden neler
kazanıyorlar…
İş Kanunu’nda, Kat Mülkiyeti Kanunu’nda ilgili maddeleri okumakta
fayda vardır. Konut Kapıcıları Yönetmeliği’nde kapıcının elektrik
faturası ödenir, su fatırası ödenir, yakıtı ödenir, yoğurt parası-cacık
parası verilir, doğalgazı ödenir şeklinde maddeler yoktur. Buyrun
bakın: Konut Kapıcıları Yönetmeliği : Resmi Gazete 25391
Asgari ücretle bir işyerinde çalışan başka bir kişiyle
karşılaştırdığımızda iki kat gelirinin olduğu görülecektir. Aylık
gelirlerini kabaca bir hesaplayalım: Şubat 2011 tarihi itibariyle Net
maaşı : 700 TL (Brüt maaşı: 800) Kira : 180 TL Su : 40 TL Elektrik : 50
TL Yakıt : 90 TL (ısınma: kömür, doğalgaz) Ulaşım : 70 TL Ekmek kârı
:210 Yoğurt parası : 40 TL ( böyle birşey de yok ama birçok bina
yöneticisi veriyor) Bahşiş vb. + 50 TL 1430 TL geliri aslında bu.
Tabii bu hesaplamamız ortalamadır. Şehirlere, binada oturanların
sayısına ve benzeri değişkenlerle bu hesap yükselecektir, farklılık
gösterecektir. Efgan
İslam Düşmanı Sanatçılar – Edebiyatçılar
Abdullah Cevdet
İlk olarak bu zatın Peygamber efendimize ettiği ‘’Mekkeli Yobaz’’
hakareti vardır. Bundan dolayı mahkemeye verilmişse de medyada bazı
kişiler tarafından şiddetli bir şekilde desteklenmiş ve bu olayında
üstü kapatılmıştır. Özellikle de Akşam gazetesinin başyazarlığını
yürüten Necmettin Sadık köşesinde şöyle demiştir;
‘’Abdullah Cevdet,hala Mekke’li yobazların pençesinde. Taassup
akımına göre suç sayılan bir fikir mücadelesi için bugün mahkum olursa
gerçekten tuhaf olacaktır’’
Allah’ın düşmanı Cevdet… Abdullah Cevdet’i tanıyalım.
CENAZE NAMAZINI KİMSE KILMAMIŞTI, BİR ABDULLAH CEVDET HİKAYESİ…
Ayasofya Camiinde camiden çıkan cemaatin bir kısmı musalla taşındaki tabutun önünde toplanmıştı. Herkes bir şey
söylüyordu. Çoğunun ağzından çıkan cümle şuydu:”Götürün şu Allah düşmanını buradan!”
Hiç kimse cenaze namazını kılmak üzere safa geçmiyordu. “ Bu adam
hayatında İslam dinine sürekli saldırdı. Hazreti peygambere hakaret
etti. Bu sebeple, bir çok gencin ruhi ve imani buhranına, hatta bir
kısmının intiharına vesile oldu. Böyle bir kimsenin namazı kılınmaz!”
diyorlardı.
Dr. Abdullah Cevdet hayatta iken, İslamiyetin aleyhinde bulunmuştu.
Yazılarında devamlı olarak İslami değerlere hücum etmişti. En büyük
hedefinin, “halk arasında dinin nüfuzunu (etkisini) kırmak” olduğunu
söylüyordu. Bu bakımdan ahali kendisine “Adüvüllah Cevdet- Allah’ın
düşmanı Cevdet) ismini takmıştı.
Abdullah Cevdet’in yazdıklarını halk nefretle karşılamaktaydı. İslam
düşmanlığı yapan gazetelerin batıp gitmesi gibi Abdullah Cevdet’te halk
nazarında yok sayılmaktaydı.
Öldüğünde de yanında hiç kimse bulunmamaktaydı. Şimdi de cenaze namazını hiç kimse kılmak istemiyordu.
İmamlar da cenaze namazını kıldırmak istemiyorlardı. Ayasofya’daki
tartışma giderek şiddetleniyordu. Abdullah Cevdet’in yakınları cenaze
namazının kılınmasını, cemaat ise kılınmamasını istiyorlardı.
Abdullah Cevdet’in yakınları vakit namazını kılmamışlardı. Cenaze
namazına da katılmayacaklardı. Fakat cemaatin cenaze namazı kılmasında
ısrar ediyorlardı.
Tartışmanın daha fazla uzamasını istemeyen bir vatandaş bağırmıştı;”Bu adam İslam düşmanıydı, dinsizdi, namazı kılınamaz!”
Bu tartışmalardan sonra Abdullah Cevdet’in ölüsünü alan yakınları
cenazeyi koyacak araba bulamazlar. Sağa sola koşuşurlar, fakat yok…
Cenazeyi koyacak bir araba yoktur. Ne gariptir ki; o gün İslam cenaze
arabaları meşguldür. Neticede, Fener Rum Patrikhanesine telefon edilerek
cenaze arabası istenir.
Abdullah Cevdet’in cenazesi haç işaretli cenaze arabasına konularak götürülür.
Cenazenin yanında sadece birkaç yakını bulunmaktadır…
(Meşhurların Son Anları- Burhan Bozgeyik, sayfa:310 -311)
İngiliz Muhipler Cemiyeti’nin kurulmasında rol aldı ve Kürt Teali Cemiyeti‘nde faaliyet gösterdi. Türk ırkının ıslahı için Avrupa’dan damızlık erkek getirelim, diyen kişidir.
Ahmet Mithat Efendi
Üst derecede masondur.
Mason kaynakları Genç Osmanlıları şöyle anlatıyor: “Bütün Genç
Osmanlıların hürriyetin insanın en doğal hakkı olduğu konusunda ve
çeşitli edebi türlerde çok sayıda yazıları vardır. Kardeşimiz
Şinasi’nin şiirleri ise, masonik alegoriden esinlenen ve zamana göre
yürek isteyen dizelerle doludur. Kardeşimiz Ziya Paşa’nın “Diyâr-ı
küfrü gezdim beldeler kâşâneler gördüm” deyişi, toplumun kendi
durumunun bir muhasebesini, bir sorgulamasını yapmayı başlatacaktır. Bu
devirde, Batı Medeniyeti ile Osmanlı değerleri arasında en ayrıntılı
karşılaştırmayı yapan Kardeşimiz Ahmet Mithat Efendi
olmuştur. Onun gazete ve dergi makaleleri ve ders kitapları dışındaki
yüzden fazla eseri arasında, bu sorunlardan söz etmediği kitabı hemen
hemen yok gibidir. [52]
Ali Cânip Yöntem
Şark’ın Ufukları
Yükselmeyen tazarru’un ey Şark bitmiyor;
“Hayye âlel felâh”ını gökler işitmiyor.
Sönsün fezalarında sükûn işleyen seher
Dönsün zeminlerinde de isyana secdeler…
Diz çökmesin sağır göğe öksüz duaların!
Yaksın bütün ufukları artık belâların.
(Geçtiğim Yol / 1918)
Celal Sahir Erozan
O Geliyor
Yıl, 1919, Mayısın on dokuzu. Kızaran ufuklardan kaldırıyor başını Yeryüzüne can veren Cana heyecan veren Al yüzlü doğan güneş!
Falih Rıfkı Atay
“Cehennemim var diye
Kurum etme ey Tanrım
Bağrımdaki ateşle
Seni bile yakarım”
Faruk Nafiz Çamlıbel
Yürüyor, kalbimizin durduğu bir yolda değil,
Kanlı bir gözyaşı nehrinde muazzam tabutun
Ey ilâhın yüce davetlisi, göklerden eğil
Göreceksin duruyor kalbimizin üstünde putun!
Tanrı, peygamber diye nedir, kimdir bilmeden
Taptığımız ne varsa, hepsi ondan şekil aldı.
Hâlide Edip Adıvar
“VURUN KAHPEYE” ROMANIYLA,YAHUDİ İSLAMCI İMAMLARIN YOBAZLIĞINI BAHANE
EDEREK, KÖPEKLER GİBİ İSLAM’A SALDIRIR, AMA HİÇ BİR ZAMAN TEVRAT
KİTABININ SAPIKLIĞINA SALDIRMAMIŞTIR !.. ÇÜNKÜ KRİPTO YAHUDİDİR..
Halit Ziya Uşaklıgil Aşk-ı Memnu yani Yasak Aşk romanında evli bir kadın, kocasının yeğeniyle zina yapmaktadır. Eser bunun üzerine kuruludur. Halit Ziya denen mason, ahlaksızlığı, zinayı edebiyat aracılığıyla normalleştirmektedir. Zaten Aşk-ı Memnu konu olarak, Madam Bovary romanından çalıntıdır.
Hamdullah Suphi Tanrıöver
İslam düşmanlığı yapmıştır. Özellikle
Dağ Yolu adlı kitabında şeriata karşı nefretini kusmuştur. Irkçılığı öne çıkaran görüşleri çoktur. Faşizm taraftarıdır.
1930 yılında şöyle yazmış:
“
Faşizm
bir vatan ideali etrafında iktisadi refahı, siyasi ve içtimai ahengi tesis etmeyi düşünür. bu milliyetçiliğin farikası
*,
milletin hakim ve mahkûm sınıflara ayırmak değil, her meslek erbabının
umumi bir işbölümü içinde çalışma hakkını tanımak ve onun yükselmesini
temin etmektir. […] Münevver ve milliyetperver bir gençliğin, italya
toprakları üzerinde, sınıf gayz ve kininden doğan hareket karşısında
derhal kendini toparlamasını ve büyük vatanperverin
doğru
yola gösteren emri altında, arzın medeniyet membalarından biri olan
güzel memleketlerini siyanet edebilmelerini, hürmet ve takdir ile
görmüşüzdür. Biz faşist milliyetperverliğin dünkü galeyanında, hem
mazimizi hem istikbalimizi görürüz.”
Türk Yurdu
, Mayıs 1930; aktaran:
Mete Tunçay
,
“Türkiye Cumhuriyeti’nde tek parti yönetiminin kurulması” (1923-1931),
Ankara (Yurt Yay.), 1981; Sevan Nişanyan, “Yanlış Cumhuriyet”, Kırmızı
Yay., İstanbul 2008, s.31
Romanya dan bir kısım Hristiyan, Şaman ve Gagavuzları
Ataturk un kurduğu Turk Ortodoks patrikhanesi
cematini olusturmak uzere, 70 kadar kızlı erkekli öğrenciyi, Türkiye’ye getirmeyi başaran Tanrıöver’dir.
1943 yılında, İnönü’nün onayladığı bir kararla, bu öğrencilerin nüfus
cüzdanlarına Hristiyan Türk Ortodoks yazılır ancak uzun vadede bir kısmı
patrikhaneyi terk eder, bir kismi Müslümanlığı seçer.
Hüseyin Cahit Yalçın
Mason olduğu için Abdülhamid düşmanıdır, devlete saldırılarından dolayı Serveti Fünun dergisinin kapatılmasına sebep olmuştur.
1922’de yeniden çıkarmaya başladığı
Tanin
gazetesinde Cumhuriyet hükümetini eleştirince gazetesi kapatilarak
Çorum
‘da
bir bucuk yıl sürgün kaldı. Cumhuriyet döneminde de önde gelen
İttihatçilardan biri olmasına rağmen varlığını etkin bir şekilde
sürdürebilmiştir. Türk siyasi hayatında, merkezde olmayan ama her zaman
“merkeze yakın” durmayı başaran figürlerin bolluğu arasinda bir “devlet
adamı” olarak dikkat çekici bir yeri vardır.
Celal Sahir Erozan
O
Geliyor Yıl, 1919, Mayısın on dokuzu. Kızaran ufuklardan kaldırıyor başını Yeryüzüne can veren Cana heyecan veren Al yüzlü doğan güneş!
Kemalettin Kamu , Şair (CHP Milletvekili)
Ne örümcek,ne yosun
Ne mucize,ne füsun
Kabe Arabın olsun
Çankaya bize yeter..
Mahmut Esat Bozkurt
Mahmut Esat Bey söz aldı ve sertçe cevap verdi: “Evet hıristiyanlığı…
Çünkü islâmlık terakkiye (ilerlemeye) manidir. Bu dinle yürünmez
mahvoluruz. Ve bize kimse de ehemmiyeti vermez..” dedi. Devlet
idaresindeki kaba sofuların elindeki dine kutsallık tanımak, bana göre
Afrika zencilerinin çömlek ve taş parçalarına tapmalarından fazla bir
anlam ifade etmez. Birinci olayla ikinci olay arasındaki fark, ilki
kuruntuya dayanan bir inanç, ikincisi de bir toprak parçasına
güvenmekten ibarettir. Türk medeni kanunu yürürlüğe girdiği gün,
milletimiz ondört asırdır kendini çeviren sakat ve karışık inançlardan
kurtulmuş olacaktır.” Bu ve buna benzer sözleri sık sık Meclis
kürsüsünden dillendiren bir isimdi CHP’li Adalet Bakanı Mahmut Esat
Bozkurt.
Melih Cevdet Anday
Yıl, 1919, Mayısın on dokuzu. Kızaran ufuklardan kaldırıyor başını Yeryüzüne can veren Cana heyecan veren Al yüzlü doğan güneş!
Munis Tekinalp
takma adlı Moiz Kohen… Sürekli Türklüğü öne çıkaran, Kemalizme vurgu
yapan, İslam’ın emri olan Şeriat’a “kahrolsun” diyen, Halifeliğin ve
Padişahlığın kaldırılmasını savunan ve sonunda Fransa’da Yahudi
mezarlığına gömülen bir Yahudi…
NÂZIM HİKMET RAN Dönmedir , mason, dedesi Polonya Yahudilerinden Borjenski’dir. Türk vatandaşlığından atılmıştır.
Osman Hamdi
Osman Hamdi – Mihrap (Tekvin – Yaratılış) Mihrapta rahle üzerine oturmuş bir kadın (İngiliz Kraliçesi) ve yerlerde Kutsal Kitaplar.
Tevfik Fikret
Tarih-i Kadim
En zorlu düşmanın işte, tanrı,
boğmak ister seni ulu katında,
çok iyi tanırsın sen o yılanı,
onun kızgın zehrinden bir vakitler bize
bir tadımlık vermiştin hani.
***
Ey şanlı avcı, tuzağını boşuna kurmadın!
Attın… ama yazık ki, yazıklar ki vuramadın.
Abdülhamid Han’a bir Ermeni tarafından yapılan suikast girişiminin başarısız olmasına üzülüyor.
Refik Halid Karay
Kurtuluş Savaşı aleyhine yazılar yazdığı ve faliyet yürüttüğü
gerekçesiyle vatan haini ilan edilerek “yüzellilikler” listesine girdi.
9 Kasım 1922’de sınır dışı edildi. Sürgün olarak gittiği Beyrut ve
Halep’te 15 yıl kaldı.
Reşat Nuri Güntekin
Romanlarında, halkın din kaynaklı saf
inanışlarıyla “satirik” (iğneleyici) bir üslupla alay ederdi daima.
Belki de o yüzden güldüğü şeylere inanmaması normaldi. Bir derginin,
“Ahirete inanır mısınız?” sorusuna, “Dünyaya gözleriniz kapar kapamaz
sevdiğimiz şeyleri orada bulacağımızı ümit etmek çok güzel bir şeydir.
Fakat ben bu saadeti çoktan kaybettim” cevabını vermişti CHP’li vekil
Reşat Nuri Güntekin.
Rıza Tevfik Bölükbaşı
1918-1919 yılları Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası Büyük Üstadıdır.
Babasının isteği üzerine İstanbul’da bir Musevî okulunda okudu.
Gelibolu’da rüştiyeyi bitirdi. Galatasaray Lisesi’nden mezun oldu.
Yüksek öğrenimine Mülkiyede başladı ise de öğrenci hareketlerine
katıması nedeniyle kovulunca 1890 yılında Tıbbiyeye girdi ve 1899
yılında mezun oldu. 1907’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne girdi.
II. Meşrutiyet sonrasında Edirne mebusu oldu. Damat Ferit kabinesinde
Maarif Nazırı oldu. Sevr antlaşmasını imzalayanlardandır. Balkan
Harbine de, Kurtuluş Savaşına da karşı çıkmıştır. Cumhuriyet
döneminde Vatan Hainileri-Yüzellilikler Listesine girdiği için yurt
dışına kaçmış, af Kanunu’ndan faydalanarak ancak 1943’te yurda
dönebilmiştir. Felsefeye merakı nedeniyle “Feylesof” diye anılır.
Sekiz dil biliyordu, şair ve yazardı. Şiirlerinin tümünü derleyerek
1934 yılında Lefkoşa’da Serab_ı Ömrüm adıyla yayınlamıştır. Tekris
yeri ve tarihi bilinmemektedir.1909 da başlayan görev döneminde
Hatiplik yapmıştır. 1918-1921 dönemi için Büyük Üstad seçilmiş,
1919’da istifa etmiştir.
Ahmet Rasim
Mehmet Emin Yurdakul
Hüseyin Cahit Yalçın
Reşat Nuri Güntekin
www.mason.org.tr/web/03_turkiye.html
Şinasi
Üst derecede masondur.
Mason kaynakları
Genç Osmanlıları şöyle anlatıyor: “Bütün Genç Osmanlıların hürriyetin
insanın en doğal hakkı olduğu konusunda ve çeşitli edebi türlerde çok
sayıda yazıları vardır. Kardeşimiz Şinasi’nin şiirleri ise, masonik alegoriden esinlenen ve zamana göre yürek isteyen dizelerle doludur.
Kardeşimiz Ziya Paşa’nın “Diyâr-ı küfrü gezdim beldeler kâşâneler
gördüm” deyişi, toplumun kendi durumunun bir muhasebesini, bir
sorgulamasını yapmayı başlatacaktır. Bu devirde, Batı Medeniyeti ile
Osmanlı değerleri arasında en ayrıntılı karşılaştırmayı yapan Kardeşimiz
Ahmet Mithat Efendi olmuştur. Onun gazete ve dergi makaleleri ve ders
kitapları dışındaki yüzden fazla eseri arasında, bu sorunlardan söz
etmediği kitabı hemen hemen yok gibidir.
[52]
Olaylar Ve Gerçekler
ÜSTAD NECİP FAZIL’IN KALEMİNDEN ZİYA GÖKALP GERÇEĞİ
PAPAĞAN RESMİ TARİHLE YETİNMEYELİM, YAKIN TARİHİMİZ BİZE OKUTULDUĞU GİBİ DEĞİLDİR, GERÇ
EK TARİHİ MUTLAKA ARAŞTIRIP OKUMAMIZ GEREKİR.
KEMALİZM
VE IRKÇI MİLLİYETÇİLİĞİN KURAMCISI VE ZİYA GÖKALP’İN ARKASINDAKİ AKIL
HOCASI MUNİS TEKİNALP TAKMA ADLI İSLAM VE ECDAT DÜŞMANI MOİZ KOHEN
YAHUDİSİDİR.
BİLİNÇLİ İSLAM DÜŞMANI BU ADAMIN MEZARI ŞU ANDA FRANSA’NIN NİCE ŞEHRİNDE BİR YAHUDİ MEZARLIĞINDADIR.
EYY ! MÜSLÜMAN TÜRK KARDEŞİM, KİMİN FİKRİNİN PEŞİNDEN GİTTİNİ ÇOK İYİ BİL VE KENDİNE GEL !
Ziya Gök Alp Ölürken Allah’a Küfür Ediyordu. (Türkçülük Kurucusu)
Ölürken Allah’a Küfür Ediyordu.. Ziya Gökalp…
“Başında kuzunun bulunduğu aslanlar ordusu aslında kuzular ordusudur” demiş bir düşünür…
Yaklaşık
bir buçuk asırdır milletimize, aslan postu giydirilmiş kuzular, büyük
önder, büyük mütefekkir, büyük siyasetçi ve devlet adamı olarak
tanıtıldılar…
Bunları büyük bilip aldanan milletimizin aslanca duruşu ve mücadeleleri de tesirsiz, sonuçsuz bırakıldı…
İşte
son asırda ülkemizdeki vatanseverlere, milliyetçilere, dindarlara, bir
ülküsü olanlara çok büyük bir aslan gibi sunulan Ziya Gökalp de aslında
bu kuzulardan biriydi..
Bakın gerçekte bize tanıtılanın aksine nasıl bir Ziya Gökalp yaşadı;
Ziya Gökalp Fransız Hastanesine yatırıldığında bitkin bir vaziyetteydi. Yataktan kımıldayamıyordu.
Gökalp’ın
hastalığı ağırlaştıkça asabiliği de artıyordu. En ufak bir hadiseye
öfkeleniyor, bağırıp çağırıyordu. Öldüğü gece de başını duvardan duvara
çarpmıştı.
Ziya Gökalp’ın öldüğü geceyi Necip Fazıl şu şekilde naklediyor;
Ziya Gökalp’ın Allah’ a karşı tavrına ait bir müşahede(gözlem)…
Tarihin ve kimsenin bilmediği bir hadise… Benim kırk yıllık bir hatıram…
Bundan
kırk küsur yıl önce, Abdülhak Hamid’in evinde bir hanımefendiyel
tanıştım. Bu hanımefendi, ömrü Avrupa’da geçmiş, ne Ziya Gökalp’ı
tanıyan, ne Türkiye’yi, Türk Edebiyatını bilen, züppe, Avrupalılaşmış
bir kimse… Kimsenin kastla, ne lehinde olabilir, ne aleyhinde..
Ben Abdülhak Hamit’e, Ziya Gökalp’ın dinsizliğinden bahsederken birden doğruldu ve aynen şunları söyledi…
“İstanbul’a
gelişlerimden birinde hastalandım ve Fransız hastanesine yattım.
Bitişiğimdeki odadan garip sesler geliyordu.Kim olduğunu, bu sesleri
çıkaran hastanın kim ve ne olduğunu sordum. Meşhur Ziya Gökalp, dediler.
Mebusmuş(milletvekili). Profesörmüş…ismini bile yeni duyuyordum. Öldüğü
gece, başını duvarlara çarparak, SABAHA KADAR ALLAH’A EN GALİZ(AĞIR)
KELİMELERLE SÖVDÜ… O kadar fena oldum ki bu hal karşısında odamdan çıkıp
başka bir yere sığındım. Öğrendiğime göre Allah’ a inanmazmış…”
Daha
önceleri de çeşitli defalar ruhi bunalım geçiren Ziya Gökalp bir
defasında intihara teşebbüs etmiş, şakağına tabancayı dayayarak tetiği
çekmişti.
Kurşun kafasını delip içeride kalmasına rağmen ölmemişti. Öldüğü gece yine böyle bir krizin tutmuş olduğu anlaşılmaktadır.
Fransız
Hastanesi’nde hayata gözlerini yuman Gökalp, aynı hastanenin ölülerin
bekletildiği odasına kaldırılmıştı.Gökalp’ın başucuna bir haç
konulmuştu.İttihat ve Terakki dönemi ile Cumhuriyet dönemsinin
Mütefekkiri olarak bilinen Gökalp’a Hıristiyan muamelesi yapılmaktadır.
Enver Behnan Şapolyo, Gökalp’ın son anlarını şu şekilde anlatmaktadır;
Ziya
Gökalp’ı son defa görmek istediğimi söyledim.Doktorlardan biri “Lütfen
benimle birlikte geliniz” dedi.. Doktor ve ben… Dar ve temiz bir
koridordan geçtik. Çakıl taşlı bir bahçeden ilerledikten sonra doktor,
beyaz önlüğünün cebinden çıkardığı bir anahtarla önünde durduğumuz
kapıyı açtı.”
Burası
tavan pencerelerinden donuk ışık sızan kubbeli bir odaydı. Ölüler
buraya konuyordu. Her yer mermer döşeli ve bembeyazdı. İlahi bir
sessizlik ve ortada yüksekçe bir yere oturtulmuş tabut biçiminde
mermerden bir mezar üstü vardı.”
“Başucunda
bir haç, haçın altında bir Meryem ana kandili… Kandil donuk ışığıyla
hafif hafif titreşiyordu. Kandilin gölgesinde de yatan Ziya Gökalp’tı.
Beyaz kefenlere bürünmüştü…”
“Doktor
eliyle, Ziya Gökalp’ın kendini öldürmek istediği zamandan kalma
alnındaki ize parmağıyla dokunarak: “İşte kurşun buradan girmişti”
diyordu. Alnından giren kurşunun bıraktığı dörtlü işaret, sanki
başucunda duran haçın gölgesiydi. Birlikte bu ize dokunduk, sonra da
ellerimizi kavuşturup büyük Türk düşünürünün önünde gözyaşı döktük. Bizi
kendimize getiren hastanenin Fransız bekçisi oldu. Bekçi Fransız
Büyükelçisinin gönderdiği çelengi getirdi. Gökalp’ın ayakucuna konulmak
istenen bu Çelengi, başucuna bıraktırdım. Sonra da onun başının üstünde
duran İstavrozun üstüne çelengi sararak, bu kutsal dörtlüyü kapattım”
“Cenazenin
yanından ayrılırken de yanan mumu söndürmekten kendimi alamadım. Bu
Hıristiyan gelenekleri ile yatırılan bir Müslüman cenazesine karşı,
yerine getirilmesi gerekli, kaçınılmaz bir vazifeydi.”
(Meşhurların Son Anları – Burhan Bozgeyik, TÜRDAV Yayınları, Sayfa:321-322, İstanbul, 1993)
Kalem
kılıçtan keskindir. Kelimeler kullanabilenlerin silahsız kuvvetleridir.
Şayet Ziya Gökalp, Ali Suavi, Kendini Türk ve Müslüman tanıtırken içten
içten İslam’ı yıkan Munis Tekinalp(Moiz Kohen) gibi kalemşorlar sahnede
olmasaydı, faaliyette olmasaydı, imkanız gibi gözüken bir çok şeyi bu
ülkenin düşmanları başaramazlardı.
Bu
kalemler halkın gayretini, ömür sermayelerini, geleceğini hep yanlış
yerlere kanalize etti. Yanlış fikirlerle yanlış aksiyonlara sebep oldu..
Böylece Osmanlı ancak yıkılabildi… Ardından bu millete akıl almaz
zulümler yapılabildi… Asıl katil tetiği çeken değil, kalemi kullanan
eldir…
Ve..
Adalet-i İlahi öyledir ki, böyleleri daha dünyada iken, yaklaştıkları
korkunç bir ilahi azabın emareleri üzerlerinde görülmeye başlanır.. Halk
tabiri ile “Ölemezler bile”…
Ziya
Gökalp, son bir asırdır yaşanan ve hala yaşanmakta olan birçok acının
sorumlusudur. Kalem kullananlar kaleminin namusunu korumalı.
Yusuf Ziya Ortaç İslamsız Türkçülerdendir, kendisi İslam düşmanı bir masondur.
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Sabetayisttir. Yani Müslüman görünümlü Yahudi.
Türkçülüğün
diğer kaynağı ise Müslümanlığı kabul edip Osmanlı Devleti’nde görev
alan aslen Yahudi Polonya – Macaristan milliyetçileri ve onların devamı
denebilecek Selanik merkezli
“İslamsız Türkçüler”
dir.
Selanikli olmasalar da Selanik’te oluşan ekolü benimseyenlerin büyük
çoğunluğu aynı zamanda Sabetaycı veya Karaimcidir. Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu,
Falih Rıfkı Atay, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Reşat Nuri Güntekin, Orhan
Seyfi Orhon, Yusuf Ziya Ortaç, Tekin Alp, Yaşar Nabi Nayır, Hüseyin
Cahit Yalçın, Celal Nuri İleri, Faruk Nafiz Çamlıbel, Burhan Belge,
Ahmet Emin Yalman, Yunus Nadi, Doğan Nadi, Simaviler… bu akımın etkili
temsilcileridir. “İslamsız Türkçülüğü” savunan düşünce ve aksiyon
adamları, ellerindeki yayın gücü ile daha etkili bir kamuoyu
oluşturabilmişlerdir.”
Yaşar Nabi Nayır (Edebiyatçı) Yeni bir inanç sistemi ile birlikte ‘yeni minare’ ve ‘yeni ezan’ ile alakalı bir şiir neşretmiştir … Motorların şarkısı olsun yeni bestemiz
Yeni din ezanları minareler yerine
Bulutlara
püsküren bacalarda okunsun
İsmail Habib Sevük
İsmail Habib Sevük, bir yandan CHP milletvekilliği yaparken bir
yandan da Cumhuriyet’te köşe yazıyordu.
Bir yazısında,
“sınırları” çok ama çok zorlamıştı:
“Namaz Mekke devrinde yoktur.
Mekke âyetlerinde ibadetten müphem bahsedilirdi, bu da sırf Muhammed’e
tevcih edilmişti. Müminlere değil. Namaz müminlere Medine’de teşmil
edildi. O da üç vakitte; fecirde, grupta, geceleyin. Beş vakit namaz
Muhammed İslâmlığı’nda katiyen yoktur.”
Orhan Seyfi Orhon
İnsanız en şerefli mahlûkuz
Deyip de pek fazla övünmek haksız
Atamız elma çaldı cennetten
Biz o hırsızın çocuklarıyız.”
Lakırdılarım 1914`de doğdum, 15`de konuştum; Hala konuşuyorum. Lakırdılarım ne oldu? Gökyüzüne mi gitti? Belki de hepsi geri gelecek Tayyare biçimine girip 1939`da.
Allah varsa eğer Başka bir şey istemem ondan. Bununla beraber istemem Ne Allahın olmasını, Ne de işimin Allaha kalmasını.
Orhan Veli Kanık
İlaç Zehirdir
İLAÇ ZEHİRDİR, İLAÇLARIN ZARARLARI, YAN ETKİLERİ
İlaç şifa mıdır? Evet
İlaç zehir midir? Evet
Uzun yıllar araştırılmış, deneylerden geçirilmiş, test edilmiş bazı
ilaçların hastalıkları iyileştirdiği doğrudur. Kontendikasyonu-yan
etkileri en düşük seviyede olan ilaçlar bile doz aşımında yani tavsiye
edilenden fazla kullanıldığında vücudunuza çeşitli zararlar verir, sizi
zehirler, kalıcı hasarlar verir, hayatınızı karartır.
Bazı ilaçlar ise yararlarından çok zarar verirler.
En basit örneği antibiyotiklerdir. Yıllarca soğuk algınlığı, grip
gibi hastalıklarda doktorlar hastalara antibiyotk ilaçlar yazdılar.
Şimdi artık yazmıyorlar. Eee ne oldu hani bunlar iyileştiriyordu?
İlaç sanayisi için insanlar hasta değil birer müşteridir. Yeterli
miktarda hasta yoksa bu sektör ne iş yapacak? Hastalık da olmalı, hasta
da.Doktorlara haşa peygamber gibi iman edip sorgulamayan insanların bu
işte suçu yok mu? Doktorlar tipik ortodoks tıp eğitimi aldıklarından
bunları gündeme getiremezler. Tıp bir hizmet alanı iken artık günümüzde
bir sanayi dalı olmuştur.
İlaç- sağlık sektörü dünyadaki en büyük ekonomik sektörlerin başında
gelir. Antibiyotik ilaç firmaları çok zengin oldu bu işten, çook.
Kimyasal
ilaçlardan dolayı Almanya’da yılda 25.000, İngiltere’de 30.000 ve
ABD’de 180.000 kişinin kimyasal ilaçlardan öldüğü bilinmektedir (Hans
Weiss, 3 x taglich).
Yani iyileşelim diye aldığımız ilaçlar bizi öldürüyor. İlaçlar
kimyasal birer silahtır. Hayatınız kararmadan bunları öğrenmeniz faydalı
olabilir.
“Antibiyotik İlaçlar: Mini Atom Bombası
Antibiyotik ilaçlar bağırsak florasını bozar. Bağırsak florasında
ortaya çıkan aşırı zararlı bakteriler ve mantarların üretiği zehirli
gazlar ve zehirli alkolleri elimine etmek için aşırı oranda B6,
B12-Vitamini ve Folikasit harcanır. Buda homocystein oranının
yükselmesine neden olur. Homocysteini B6, B12-Vitaminleri ve Folikasit
Metionine çevirerek zararsız hale getirir.
Homocystein
LDL-Kolesterolunu oksitliyerek yapısını bozar. Oksitlenen kolesterol
makrofaj tarafından mikrop olarak algılanır ve onu yok etmeye çalışır.
Aşırı oranda LDL-Kolesterolu yiyerek ölen makrofaj hücrelerde, hücre
aralarında, dokularda ve damarların iç yüzeyinde yağlanmalara sebep
olur.
Damar,
hücere ve doku yağlanmasına sebep olan bu plaklar (artık maddeler,
cüruf) hücrelerin beslenmesine engel olur. Buda beslenemeyen hücreler
nedeniyle kişide sürekli açlık duygusunun ortaya çıkmasına neden olur ve
kişi iştahım açıldı diyerek sürekli yemek yemek zorunda kalır. Bu
nedenle bağırsak florası bozulanların et ve et mamüleri yememeleri
gerekir.
Almanya’da
Alternatif Tıp: Almanya’da Pacoe firması tarafından yapılan bir
araştırmada insanların % 80 oranında Alternatif Tıp’a güvendiği, ve
sadece % 12′sinin ise Ortodoks Tıp’a itibar ettiği tesbitedilmiştir.
(Naturheilkunde 10/11.04.44) Avrupada üretilen doğal ilaçların % 45
Almanya’da üretilmekte ve Alman firmaları 3. Dünya ülkelerinden
getirtikleri ham maddeyi işleyerek milyarlarca dolar kazanmaktadırlar.”
Kanser endüstrisi
-kanser hastalığı mı demeliydik yoksa- milyarlarca liranın döndüğü
devasa bir alandır. Diğer kronik hastalıklar da böyledir. Kalp-damar
hastalıkları, diyabet, anemi vb. hastalıklarının tedavisi-ilacı bulunmuş
bile olsa bunlar duyurulurmu, uygulanır mı? İki-Üç ayda bir hasta
iyileştirilirse sonra ilaçlar kime satılacak? Ömür boyu satmak varken…
Birkaç ilacı inceleyelim:
Panadol Extra Film Tablet
Panadol Extra Film Tablet ateş düşürücü, ağrı kesicidir.
Panadol Extra Film Tablet’in Yan Etkileri
Allerjik
reaksiyon belirtileri olan bu sıkıntılardan herhangi bir ya da
birkaçına sahipseniz acil yardım desteği alınız: ürtiker(kurdeşen);nefes
almada zorluk; yüzde, dudaklarda, dil ya da boğazda şişkinlik.
Aşağıdaki
ciddi yan etkilerden bir ya da birkaçını gördüğünüzde Panadol Extra
Film Tablet kullanımını derhal kesiniz ve bir sağlık kurumuna başvurunuz
ya da hemen doktorunuzu arayınız;
Kan tablosu bozuklukları;
Kansızlık (anemi);
Kalp atımlarında artış, çarpıntı;
Titreme;
Kan şekerinde düşme (hipoglisemi).
Uniklar Film Tablet 500 mg
Klaritromisin makrolid grubu bir antibiyotiktir.
Klaritromisin vücut içerisindeki bakterilerle savaşır.
Klaritromisin’in Yan Etkileri
Kurdeşen;
solunum zorluğu; yüzde, dudaklarda, dilde, boğazda şişme veya kabarma
alerjik reaksiyonun işaretleri olabilir. Böyle bir durumda acil sağlık
yardımı alınız.
Eğer aşağıdaki ciddi yan etkilerden herhangi birini kendinizde görürseniz derhal doktorunuzu arayınız:
Düzensiz kalp atışları, göğüs ağrısı, nefes darlığı;
Aşırı sulu veya kanlı ishal;
Mide
bulantısı, mide ağrısı, düşük ateş, iştah kaybı, koyu renkli idrar,
kil-çamur renkli dışkı, sarılık (ciltte ve gözlerde sararma);
Ateş, boğaz ağrısı, ciltte soyulma, ciltte kırmızı döküntü;
İşitme problemleri.
Hipersar Plus Film Tablet
İlaç Etken Maddesi: Olmesartan medoksomil, Hidroklorotiyazit
Hidroklorotiyazit
vücutta sıvı tutulumuna yol açan aşırı miktarda tuzun vücut tarafından
emilimini engellemeye yardımcı olan bir idrar söktürücüdür.
Olmesartan ise
kan damarlarını daraltarak (büzerek) kan basıncının (tansiyonun) yükselmesine sebep olan ‘‘anjiyotensin
II
’’ isimli maddenin
kan damarlarını daraltmasını engelleyerek çalışır, böylece tansiyonu düşürür ve kan akışını geliştirir.
Olmesartan medoksomil ve Hidroklorotiyazit’in Yan Etkileri
Alerjik
reaksiyon belirtileri olan şu sıkıntılardan herhangi bir ya da
birkaçına sahipseniz acil sağlık yardımı alınız : ürtiker (kurdeşen);
nefes almada zorluk; yüzde, dudaklarda, dil ya da boğazda şişkinlik.
Nadiren
bazı durumlarda, Olmesartan ve Hidroklorotiyazit iskelet kas dokusunda
bozulmalara sebep olabilir ve bu durum böbrek yetmezliğine yol açabilir.
Eğer kas ağrısı, kaslarda hassasiyet, güçsüzlük veya halsizlik
hissederseniz; özellikle bunlarla birlikte ateş, mide bulantısı veya
kusma ve koyu renkli idrar da varsa hemen doktorunuza başvurunuz.
Aşağıdaki gibi diğer ciddi yan etkilerden herhangi birine sahipseniz hemen doktorunuza başvurunuz:
bayılacakmış gibi hissetme, bayılma;
göğüs ağrısı, nefes almada zorluk;
düzensiz nabız;
yüksek ateş;
burun tıkanıklığı veya akıntısı, boğaz ağrısı, öksürük;
tükrük bezlerinde şişlik veya ağrı;
bulanık görme, nesnelerin sarı görünmesi;
idrar yolu enfeksiyonu, idrarda kan bulunması;
kansızlık (anemi);
sarılık (ciltte veya gözlerde sararma);
ağız
kuruluğu, artan susuzluk, uyuşukluk hali, huzursuz hissetme, bilinç
bulanıklığı, hızlı kalp ritmi, baş dönmesi hissi, bayılma veya ani
hastalık nöbeti (irade dışı kasılmalar);
konsantrasyon sorunları, kendini depresif hissetme veya çöküntü hali;
erkeklerde ereksiyon zorluğu.
Bu liste görülebilecek bütün yan etkilerin eksiksiz
bir
listesi değildir, burada yer alanlar dışında başka yan etkiler de
görülebilir. Alışılmadık ya da sıkıntı yaratan bir durumla
karşılaştığınızda doktorunuza başvurunuz. Yan etkiler ile ilgili tıbbi
tavsiyeler için doktorunuza veya eczacınıza danışınız.
ARAVA 10 MG 30 FILM TABLET
Leflunomid
İmmunosüpresan.
Kontrendikasyon; aşırı duyarlılık,
karaciğer fonksiyon bozukluğu, ağır immün yetmezlik, ağır anemi,
nötropeni, trombositopeni, ciddi enfeksiyonları olan hastalar, böbrek
yetmezliği, ağır hipoproteinemi, gebelik, emzirme, 18 yaş altı.
Etkileşim; kolestramin, aktif kömür, diğer hepatotoksik ilaçlar, diklofenak, ibuprofen, tolbutamid, rifampin.
Yan etkiler; ateş, kas ağrıları,
albuminüri, hematüri, vajinal monoliazis, hipertansiyon, taşikardi,
diyare, bulantı, kusma, iştahsızlık, oral aft, monoliazis, karaciğer
fonksiyon bozukluğu, baş ağrısı, anksiete, allerjik reaksiyonlar…
Kullandığınız
ilaçların mutlaka prospektüslerini okuyunuz. Özellikle de yan
etkileri-kontrendikasyonları kısmını dikkatli okumak lazım. İlacın size
neler yapabileceğini bilmek istemez misiniz? Bilmelisiniz. Tabii bu ilaç
fabrikalarının bir kısmı da ürettiklerinin zararları anlaşılmasın diye
prospektüsleri anlaşılmaz bir dille yazarlar. Bu konuya da devletin
çözüm bulması gerekir. Prospektüsler anlaşılır olmalıdır.
Öyle ya prospektüs ne demekmiş sözlüğe bir bakalım: Tanıtım broşürü, tanıtmalık, tarife.
İlaçlardan zehirlendiyseniz Ulusal Zehir Danışma Merkezi 114’ü arayabilirsiniz.
Üniversitelerde ilaçların zararlarını araştıran Klinik Toksikoloji bölümleri de size yardımcı olabilir.
Efgan Doğan
Hangi şiire, hangi müzik kullanılabilir?
Şiirlere müzik, Hangi şiire, hangi müzik kullanılabilir?
Anadolu Türkçesiyle Bir Ulu Çınar – Bahattin Karakoç Fon müziği: Kırıkhan Halayı
Analar Kutsaldır – Selahattin Ölmez Fon müziği: Bir Damla Olsam
Linux sistem çekirdeğidir. Uzmanlar bunu kullanarak bir işletim
sistemi oluştururlar. Linux kuracağım diyen biri Pardus, SuSe, Ubuntu,
Debian vb. kuracağım demektedir. Öncelikle belirtmeliyiz ki
bütün Linux dağıtımları esasında bütün dünyanındır yani herkesindir.
Sahibi, milleti, milliyeti yoktur ama “Çıkış kaynağı olarak hangi
ülkeden başlamıştır ya da öncüsü nerelidir?” diye sorulduğunda cevabı
aşağıdaki gibi olacaktır:
Fethullahçı Terör Örgütü (FETÖ) üyesi devlet memuru, asker, polis,
öğretmen vb. görevden alınınca FETÖ, propaganda bombardımanına
başladı: ” Yazık bunların çocukları ne olacak, vicdansızlar,
insanların ekmeğiyle oynanır mı, taş mı yesinler, vah yazık …“ modunda
söylemlerle insanları etkileyip acındırmaya, gerçekleri örtbas etmeye
çalışıyorlar, terörist arkadaşlarını mağdurmuş gibi sunuyorlar. Şu
sorulara siz cevap veriniz: Görevden alınanlar darbeden sonra bile
Fethullah Gülen’in talimatlarını yerine getirdiler mi, görevden
alınınca dahi onun propagandasını yapmaya devam ettiler mi?
Savundukları örgüt soruları çalarak on binlerce Pensilvanya İhanet Çetesi (PİÇ)
üyelerini, vatansever gençlerin yerine işe aldılar mı?
Mülakatlarda kendi taraftarı olmayanları elediler mi?
Subay, polis olacakların sağlık raporlarıyla oynayıp sağlıklı gençleri hasta gösterdiler mi?
Himmet adı altında iş adamlarını haraca bağlayıp gelirlerine el koydular mı?
Haraç vermeyenleri iş dünyasından silmek için çeşit türlü hileler yaptılar mı?
İnsanların onurlarını iftiralarla karaladılar mı?
FETÖCÜ hakim ve savcılar, suçluları suçsuz, suçsuzları suçlu gibi gösterdiler mi?
Bu kadar olaylardan sonra halen iyi bir müslümanmış gibi davranıyorlar mı?
Binlerce insanı dinleyip videoya kaydedip mahremlerini ortalığa saçtılar mı?
Benzer iftiralara hala devam ediyorlar mı?
Eğer darbe girişimi başarılı olsaydı ve devletin bütün birimleri
fetönün eline geçseydi on binlerce insanı görevden alırlar mıydı? Bu
Amerikan oğlanları, PKK ile işbirliği yapıp operasyonları terörist
kardeşlerine bildirdiler mi, PKK’yı bombalıyoruz diye gidip boş
arazilere bomba attılar mı? 15 Temmuz günü tanklarla ezilen,
helikopter mermileriyle vurulan, jetlerle bombalanan 242 şehidimizin
eşlerine ve çocuklarına yazık değil mi?.. Kolu, bacağı kopan, sakat
kalan gaziler, onların eşleri, çocukları mağdur değil mi? Hayatlarını
alt-üst etmediler mi?
Benzer sorular işten atılan PKK ve DAEŞ sempatizanları için de
sorulabilir. Sürekli bu mağduriyet edebiyatını yapanlar bilin ki ya
FETÖCÜdür ya PKKlıdır ya da ahmakça bunlara hizmet eden ve
şehitlerimize, gazilerimize ihanet eden bir gafildir. Bir teröristi
tanıyor olmanız hatta o teröristin arkadaşınız olması gerçekleri
değiştirir mi?
Efkan Doğan
Futbolda İstanbul Hegemonyası
İstanbul Süper Ligi, Futbol Dükalığı
TFF değil İFF yani İstanbul Futbol Federasyonu. Ülkemizde maalesef
spor denince akla futbol gelir, futbol denince de Beşiktaş, Galatasaray
ve Fenerbahçe … Lig sanki bu üçü arasında olmaktadır. Medya hep
bunları sunar, sunucu bunlar gol atınca “goooooool” diye bağırır hem de
birkaç kere ama Anadolu takımlarından birisi bunlara gol atınca cılız
bir sesle bir kere “gol” der!
Basın İstanbul’dadır ve futbol kulüplerinin patronlarıyla,
oyuncularıyla içki masalarında arkadaşlık yaparlar. Onları anlatmasın
da kimi anlatsınlar… Anadolu takımı, İstanbul takımlarından birini
yener, isterse farklı yensin farketmez, yine gündeme gelmez çünkü
yorumcular bu sefer de yine Galata,Fener veya Beşiktaş niye yenildi
diye konuşurlar, yani yine onlar merkezdedir. Bir oyuncu faul yapar
ama faul değildir, çünkü dükalıktan biri yapmıştır.
Ceza sahası içinde 9 kusurlu hareketten biri olur ama penaltı olmaz.
Çünkü faulu yapan İstanbul takımlarından biridir. Hele onlar
dükalıktan birine dokunuversin anında faul olur, penaltı olur, sarı,
kırmızı kart olur…
Bursaspor-Denizlispor
Argıncıkspor
Arkadaşlıkla, baskıyla, tehditle, rüşvetle, şantajla, psikolojik
baskıyla, sosyal medyayla hep kontrol altında tutulur televizyoncular,
gazeteciler, hakemler … Gariban Sivasspor’u mu, Kayserispor’u mu,
Bursaspor’u mu, Gençlerbirliği mi … savuvlacak?
Trabzonspor hariç bugüne kadar hiçbir Anadolu takımı şampiyon
olamamıştır, olamayacak mı, hep böyle mi gidecek düzen? Dünyada böyle
bir lig var mı acaba? Hep aynı takımlar şampiyon oluyor… Evet, bu
ligin adının değiştirilmesi lazım: İstanbul Süper Ligi Türkiye Futbol
Federasyonu’nun adı da İstanbul Futbol Federasyonu olmalı…
İnsanlara soruyorum: Bir Antalyalı, Kayserspor’u tutar mı? Bir
Sivaslı, Bursaspor’u tutar mı? Bir Malatyalı, Trabzonspor’u tutar mı?
Bir Samsunlu, İstanbulspor’u tutar mı? Bir İzmirli, Konyaspor’u tutar
mı? Cevap belli: Elbette tutmaz, niye tutsun ki? Peki bir, Sivaslı,
bir Maraşlı, bir Antalyalı … niye Beşiktaş, Galata veya Fener’i tutar?
Bunlar İstanbul’un bir mahallesi, semti değil mi? Bunlar İstanbul takımı
değil mi? “Delikanlı adam tek takım tutar; o da nüfus cüzdanında
yazar”
Sen Kayserili, Samsunlu, Antalyalı … arkadaşım İstanbul takımlarını niye destekliyorsun? Otur bir düşün. Neden?
Beynin medyayla yıkanmış olabilir mi?
İstanbul takımlarında adamlar yıllık 1 milyon, 2 milyon lira (eski parayla 1 trilyon, 2 trilyon) alıyorlar.
Ortalama bir yurdum
insanı ömür boyu kazandığını köşeye koysa, havayla suyla yaşasa, başka
bir masrafı olmasa da bu parayı biriktiremez. Hayalini bile kuramaz.
Sülalesiyle biriktirmeye çalışsa yine de biriktiremez.
Aylık 1000 lira alan bir insan 40 yılda 480.000 lira kazanır.
Gel gör ki bu parayı
bir senede kazanan insanlar için en yakın arkadaşlarına bile hakaret
eder, söver, onlarla kavga eder ve bu yaptıklarını da doğal bir şeymiş
gibi karşılar.
Üzücü bir durum bu.
Efkan Doğan
2007
Çok haklı bir yazı
Görmüyor musun?
Sen yoksan bir eksiğiz diyorlar, gidiyorsun en uzak yerden bile izlemek için 40 TL istiyorlar,
hepsini tek tek tanıyorsun biliyorsun fakat hiç biri seni tanımıyor,
soğukta donma pahasına maçlarını izliyorsun, hepsi lüx arabasına binip evine gidiyor sen otobüsle dönüyorsun,
trilyonlar kazanıyorlar sana bir çay bile ısmarlamıyorlar,
evin her tarafını renkleriyle
resimleriyle donatıyorsun oysa beraber çekilmiş hiç bir resminiz yok,
tutku aşk sevgi ile bağlanıyorsun hiç satmıyorsun ama onlar üç kuruş
fazla para veren takıma gitmekte tereddüt bile etmiyorlar, yetmiyor
dönüp sana bide gol atıyor, atarken sevinmeye devam ediyor
profesyonellik deyip işin içinden çıkıyorlar.
Sen GOOL diye bağırdığında golden başka bir şey olmadığını, onların hesaplarına primler yattığını görmüyor musun?
Yani: Büyütmeyin, kırmayın sevdiklerinizi, başkaları bu kadar rahatken, rahatınızı bozduğunuza değmez..
-Alıntı-